
Birçok insanın beklediği karar alındı nihayet. Bir suçlu aranırken, en az suçlu olan Skibbe’nin görevine son verildi. Ama asıl kabahatli olanlar hükümranlık koltuklarında tüm haşmetleriyle oturmaya devam ediyorlar. Diğer önemli kabahat sahipleri de (bazı isimler hariç) kendilerine dokunulmadan Florya’nın kutsal çimlerine ayak basıyorlar hâlâ. Tüm suçu en az kabahatli olana atarak olayın vehametinden sıyrılmak istiyorlar.
Futbol çok acı bir oyun. Affetmeyen ve anlık dokunuşlarıyla her şeyi değiştiren bir oyun. Sadece oyun mu? Belki de hayatın bizzat kendisi. Hayattaki tüm değişimlerin sebep olacağı riskleri sonuna kadar taşıyacak bir empati gücüne sahip.
Futbol acımasızdır. İki, üç dakikalık bir süre içerisinde her şeyi topyekün değiştirir.
Örnek mi?
Fazla geriye gitmeye gerek yok. Galatasaray Kocaelispor karşısında 2-3 mağlup ve penaltı kazanmış. Belki maç 3-3 olacak ve o noktadan sonra Kocaeli iyice demoralize olup Galatasaray iyice ateşlenecek. Skibbe de yerli yerinde duracak. Zaten mevcut olan sorunlar bir süre hasır altı edilecek. Ya da hemen ardından gelebilecek Bordeaux galibiyeti ve onun getirdiği havayla ligdeki muhtemel iyi gidişat tüm görünümü değiştirecekti belki de.
Ama tek bir hamle, tek bir oyun sahnesi, tek bir oyun performansı her şeyi yeni baştan yaratıyor ve başlatıyordu; Baros’un lakayıt bir şekilde penaltıyı kaçırmasıyla. Kocaelispor kalecisi Kılıçarslan topu hemen arkadaşlarına aktarıyor ve o atak direkt gol oluyor. O gole engel olmak isteyen Emre Güngör sakatlanıyor, Galatasaray stopersiz kalıyor. Hemen bir iki dakika sonra Servet’in tarak kemiği kırılıyor.
Bir anda her şey dibe düşüyor. Ligde yara alıyorsunuz, aldığınız skorla şok oluyorsunuz, Skibbe’yi o kısa anın getirileri nedeniyle gönderiyorsunuz ve bu da yetmedi, stoper mevkinde bir nevi alternatifsiz olabilecek Servet’i ve diğer alternatif Emre Güngör’ü kaybediyorsunuz. Uzun bir süre için stoper bölgenizi Meira ve Emre Aşık ile oluşturmak zorunda kalacaksınızdır. Onların muhtemel ceza ve sakatlıklarını hesaba katmıyorum bile. Ve bu hasarı çok önemli bir UEFA maçı öncesinde alıyorsunuz.
Futbol böyle bir şey. Tek bir anıyla depremler yaratıyor, asıl suçlular hasır altı ediliyor ve suçlardan daha azını taşıyan mert bir adama kapı gösterilebiliyor. Fakat en çok suçlu olanlar kendilerine kapı gösterebilme cesaretini gösteremiyorlar; o sözünü ettikleri beş kapının birinden…

Galatasaray demek istikrar, süreklilik, Batı’ya açılan pencere demektir. Ali Sami Yen’in yıllar önce sarf ettiği sözün içinde geçen ‘ecnebi takımların’ yaptığı doğruları, her güzel evrensel değerin kabul edilebileceği gibi kabul eden bir Batı’ya açılma penceresinin özgünlüğünden uzaklaşıp Türkiyeleşmesi Galatasaray ile çelişen bir durum. Adnan Polat söz konusu çelişkiyi ilk kez göstermedi. Futboldan sorumlu olduğu her dönemde aynı işlere imza attığına şahit olduk. Hem yaptığı seçimler, hem de yaptığı seçimlere sabır ve dirayet göstermemesi nedeniyle.
1992-1996 yılları arasında Asbaşkanlık yaparken ve futboldan hayli hayli sorumluyken yaptığı seçimler ve o seçimlerin bir kenara itilmesi dikkate değer. Sırasıyla Kalli, Hollman, Saftig, Müfit Erkasap ve Souness.
Dört yılda beş teknik adam.
Eğer geçmişe dönüp hatırlamaya çalışırsanız, kendi döneminde bu hocaların bir yıldan fazla çalış(a)madıklarını göreceksiniz.
Aradan geçen on yıldan sonra Özhan Canaydın yönetimine girdiğinde ise ilk işi Gerets’i paketlemek olmuştur. Hemen ardından gelen isimler ortada; Kalli, Cevat Güler, Skibbe ve yeni kurban Bülent Korkmaz.
Üç yılda beş teknik adam.
Bunca teknik direktör kıyımının hep Adnan Polat’ın futbolda söz sahibi olduğu dönemlerde olması, onun döneminde hiçbir teknik direktörün ikinci yıla ulaşmayı başaramaması(!), sözleşmelerin hep bir yıl olması ve zoraki +1 yıl daha opsiyon koyulmasının sebebi ne ola ki?
Öte yandan Faruk Süren’in işe başlar başlamaz dört yıllık sözleşme önererek Fatih Terim’i başa getirmesi hatıralarımda yer tutuyor. Eğer Faruk Süren’in yerinde Adnan Polat olsaydı, PSG’ye 4-2’nin rövanşında 4-0 ile elendiğimiz, hemen ardından Fenerbahçe’ye 4-0 kaybettiğimiz ve onun ardından Gençlerbirliği karşısında zavallıları oynayıp yenildiğimiz bir maç sonrasında Fatih Terim o an doğranacaktı. Bu kötü sonuçların ardından Fatih Terim istifa mektubunu vermiş ama Faruk Süren tarafından kabul edilmemişti.
Sonrasında olanlar ortada.
Peki Terim o istifa mektubunu öyle bir anda Adnan Polat’a sunmuş olsaydı?
Evet, bildiniz…
Pardon! Şu andaki yönetim zihniyeti Terim’e istifa mektubu yazma şansı da tanımazdı.

Bir takımın başarısında başlıkta adı geçen üç denklemin uyumu, birlikteliği ve çalışma bütünlüğü çok önemlidir. Eğer bunların üçünde de sorun varsa sorunların bir noktadan sonra patlak verebileceğini görebilmek için müneccim olmaya gerek yoktur.
Skibbe’nin bu sorunlar arasında en az hatalı olduğunu söylemiştik. Hatanın büyüğü yönetime ait. Öncelikle Skibbe’yi takımın başına getiren bu yönetimin ta kendisiydi. Daha etkili, tecrübeli ve yetkin bir teknik direktör getirebilme imkanları da vardı. Skibbe’nin nasıl bir hoca olduğu, nasıl futbol oynattığı, karakteri, futbolcularla iletişimi ve nasıl antrenman sistemine sahip olduğu gibi konular kendilerinin bilmesi gereken bir konuydu. Ayrıca ilk kez yurtdışına çıkan bir hocanın belli bir zamana ihtiyaç duyduğu, ülkemizin futbol şartlarına yatkınlığı ve alışkanlık edinebilmesi önemli kriterlerdi.
Skibbe yaşadığı birçok problemde yönetim tarafından lafta destek görmüştür. Gerçek anlamda destek alamamıştır. Almanya’da her futbolcunun işine bağlılığı, disiplini ortadayken futbol onların işi olduğu için her maçta kıyasıya mücadele ettiği bir ortamdan gelen Skibbe, Galatasaray’da oynayan oyuncuların da onlar gibi teknik direktör gazına gerek olmaksızın her maç ölümüne oynamalarını beklemiş olabilir. Maalesef burasının Türkiye olduğu gerçeğini bilmiyordu. Çünkü ülkemizdeki oyuncuların bir maça asılmaları için ekstradan gaz ve motivasyona ihtiyaç duyabileceğini, bazı futbolcuların maç seçeceğini, bir çok futbolcunun tekmeye bile kafa uzatmayacağını bilemeyecekti. Ülkemizdeki profesyonellik olgusunun sadece para isterken söz konusu olabileceğini bilemezdi.
Geçmiş yıllardaki Galatasaray oyun karakteri yenilgiyi asla kabul etmeyen, her tekmeye kafa uzatan on bir futbolcudan ibaretken, günümüzdeki Galatasaray oyuncularının bir çoğu efemine, nazik ve tekmeye kafa uzatmayacak, maç seçecek, kendisini pazarlamak için Avrupa’daki maçlarda varını yoğunu ortaya koyacak bir karaktere bürünecekti. Zaten Galatasaray’ın kadrosuna göz atarsanız Servet, Emre Aşık, Emre Güngör, Arda, Mehmet Topal, Ayhan, Sabri ve belki biraz Barış gibi oyuncuların tekmeye kafa uzatabileceğini öngörebiliriz. Ama bütünsel performans açısından Servet, Arda, Mehmet Topal ve Ayhan’ın bu konuda daha yetkin, istekli ve şanslı(!) oldukları bir gerçek. Ama öte yandan Kewell, Baros, Meira ve Lincoln gibi tekmeye kafa uzatmayacak oyuncular söz konusu ve bunlar takımın en temel taşlarından.
Bu denli pahalı, birbirinden değerli ve tecrübeli oyunculara bir futbol maçı esnasında nerede duracaklarını, topa nasıl müdahale edeceklerini, nasıl şut çekeceklerini anlatmaya çalışmak saçmalık olsa gerek. Bu durum Skibbe’nin işi değildi. Skibbe takımı çalıştırır ve taktik verirdi. Ama söz konusu taktik eğer futbolcuların laçkalığı, laubaliliği yüzünden uygulanamıyorsa, mücadele etmiyorlarsa, kanlarının son damlasına kadar savaşmıyorlarsa bunu sadece Skibbe’ye yüklemek mümkün olmazdı. Fatih Terim’in Kewell, Lincoln, Baros ve Meira gibi oyuncuları savaştırması beklenemezdi. Çünkü bu oyuncuların yapıları savaşmaya zaten müsait değildi. Akıllı, yaratıcı ve teknik oynamaya yetkindi.
Eminim ki Kewell ve Baros gibi oyuncular çok şaşırmışlardır. Mesela bir kaç yıllık Liverpool maceralarında Liverpool başkanını antrenmanlarında asla görmemişlerdir. Bırakınız onu, belki kulüpteki futbol yaşantıları boyunca iki, bilemediniz üç kere görmüşlerdir. Ama Galatasaray Futbol Kulübü’ne girdikleri günden beri adım attıkları her yerde Galatasaray gibi bir kulübün başkanını sürekli ayaklarının dibinde görmeleri, nefesini enselerinde hissetmeleri, bu saçmalık yetmezmiş gibi sürekli sırtlarının sıvazlanması, kayrılmaları ortadayken diğer futbolcuların buna nasıl bir ahenk gösterecekleri ortadadır. Faruk Süren’i antrenmanlarda sürekli oyuncuları izlerken hatırlamıyorum mesela. Çünkü Faruk Süren’in vizyonu, bir hoca takımı çalıştırırken kendisinin orada olmasını hocaya hakaret sayan bir vizyondu.
Galatasaray gibi dev bir kulübün önemli isimleri teknik direktör olarak başa getirmemesinin nedeni sadece para olamaz. Yönetimin zihniyetinde, vizyonunda ve futbola karışma isteğinde aramak lazım. Bu yönetim asla gözlerinize inanamayacağınız şekilde Kalli’nin de işine karışmak istemiştir. Disiplin anlamında Fatih Terim’in bile yanına gelemeyeceği Kalli’nin işine bile…
Nitekim geçen yıl karışmak istemişler, Kalli resti çekip istifa etmiş ve yönetim futbolcuya dayalı düzeni getirmede ön ayak olmuştur. Ve o zamandan beri bunun sıkıntılarını yaşıyoruz. Bu düzeni getiren Skibbe’dir diyecek olanların futbol bilgisinden ziyade, Galatasaray’ın geçen yıl yaşadığı olayları göremeyişindeki körlüğünden şüphe ederim. Kalli bu düzene karşıydı ve o yüzden ayrılmak zorunda kalmıştı. Skibbe öncesinde futbolcuya dayalı düzenin önünü açan zaten yönetimdi. Çünkü istedikleri gibi futbola el atabiliyorlardı.
Futbol takımının içinde dikkat çekilmese bile bir gruplaşma söz konusu. Eğer Galatasaray antrenmanlarına göz atarsanız Meira, Lincoln, Baros ve bazen de De Sanctis’i hep yan yana görürsünüz. Özellikle Meira, Lincoln ve Baros ortamdan kendilerini soyutluyor gibi görünüyorlar. Adeta kankalar. Fakat Kewell tam aksine nasıl bir profesyonel olduğunu gösteriyor. Tamamen işine odaklanmakta ve yabancı-yerli ayrımı yapmamaktadır. Herhangi bir kesime daha fazla meyil gösterme gibi bir eğilimi söz konusu değil. Söz konusu bu yabancıları daha fazla okşayan, ödemelerde daha öncelikli gören bir yönetim zihniyetine Skibbe’nin de yapabileceği bir şey yoktu. Çünkü eğer tekmeye kafayı Arda, Servet, Mehmet Topal uzatıyorken tekmeye kafa uzatmadan, takım yenikken bir nevi kayıtsız gibi görünerek narin ve efemine bir oyun anlayışına sahip Lincoln, Kewell, Baros, Meira gibi oyuncular takır takır paralarını alıyorsa bu ister istemez yerli oyuncuları da etkiliyor. Bu sorunu halledecek isim yine Skibbe değildi. Çünkü bu sorunu yaratan zaten yönetimin kendisiydi. Çözmesi gereken de onlardı ama en başta yanlış yapmışlardı.
Geçtiğimiz yıllarda Hagi, Popescu gibi yabancı oyuncular Türk oyuncularla inanılmaz birliktelik kurmuşlardı. 35’lik Hagi yenilgiyi kabullenmiyor, ölümüne savaşıyor, takım arkadaşları paralarını alamadıklarında kendileri de almıyorlardı. Takım olarak yaratılan bir sinerji vardı. Hocaları için ölümüne oynayan oyuncular vardı. Ama günümüzdeki futbolcular Skibbe’yi ne kadar sevdiklerini söyleseler bile Türkiye’deki lig maçlarında hocalarını satmak için ellerinden gelen her türlü çabayı gösteriyor görünmüşlerdir. Nitekim Kocaelispor maçında hocalarının kellesini alan aslında yönetim değil, futbolcuların kendileridir. Bu maçta sadece Mehmet Topal ve Servet ellerinden gelen tüm çabayı göstermişler, diğer futbolcular Kayıp Mu İmparatorluğu hikayelerinin yarattığı ninninin etkisi altına girmişlerdi.
Yönetimin daha ne gibi kötü anlayışa, vizyonsuzluğa sahip olduğunu uzun uzun anlatmayacağım. Skibbe’nin de hataları oldu. Bunları da uzun uzun anlatmayacağım. Ama hepsini uzun uzun anlatsaydım bile, anlatılan tüm suçları yönetim ve futbolcularının suçu yanında çok hafif kalacaktı.
Çok uzun ayrıntılara girmeye gerek bile yoktur. Adnan Polat döneminde hangi teknik direktör ikinci yılını çıkarmış ki Skibbe çıkarabilsindi. Bu istikrarsızlık neden hep Adnan Polat’ın futbola el attığı dönemlerde söz konusudur? Onun döneminde bir teknik direktör neden ikinci yılını bulamaz? O teknik direktörlerin hepsi kötü olabilir mi?
Hepsi vizyonsuzluktan…
Hepsi işe karışma isteğinden…
Hepsi el altında maşa bulundurma isteğinden…
Takım kötü giderken ve bunda suçlu kendileri ve futbolcularken topu hep hakeme ve federasyona atarak kendi suçunu üstünden alan bir zihniyete ne denebilirdi ki?
Adnan Polat Galatasaray gibi bir Avrupa devini Fenerbahçeleştiriyor. Geçmiş yıllarda Fenerbahçe’nin elini ayağını birbirine bulaştırdığı ve futbolun içine ettiği dönemleri hatırlatıyor.

Bülent Korkmaz’ın gelişi olumlu mu olur ya da olumsuz mu, takıma neler verebilir, ne gibi etkilerde bulunabilir, Galatasaray futbol olarak nasıl bir hal alır konusunda şu an için hiçbir şey söyleyemeyiz. Bunun için zamana ihtiyaç var. Burada asıl dikkate alınması gereken Adnan Polat ve aynı anlayış çizgisindeki tayfasının teknik direktör konusunda yine samimi olmamalarıdır.
Skibbe geldiğinde sözleşme 1 + 1 iken, Hagi’ye sadece 3 aylık ve Bülent Korkmaz’a da zoraki 1,5 yıl + 1 yıl opsiyonluk sözleşme teklif eden yine Adnan Polat zihniyetidir. Yine kesilmedik baş bırakmama dürtüsünün izleri yatmaktadır.
Yine istikrarsızlığın bir kurbanı olmaya namzet bir hoca getirilmiştir.
Uzun yıllardır mevcut tüm takıntıların hâlâ ilk günkü gibi taze olduğunu görmekteyiz.
Kalli’nin defalarca çağırılması ve afilli bir çok unvanın verilmesi örneğinde olduğu gibi.
Sanki koskoca Galatasaray Kalli’den başka adam bulamazmış gibi.
Sözleşmelerin hâlâ bir yıllık olması gibi.
Çok uzun süreli, sağlam bir sistem getirmemek gibi.
Bir hocaya beş yıllık bir plan sunmamak ve işlerine asla karışmamak gibi.
Bu zihniyet efsane kaptanına 4,5 yıllık sözleşme önerseydi bana samimi gelebilirdi. Tıpkı en zor dönemlerde her zaman hocasının arkasında duran, istifa mektubunu elinin tersiyle iten Faruk Süren’in derin vizyonu örneğinde olduğu gibi.
Eğer bir hocaya kapı gibi sözleşme yaparsanız, işine hiç karışmamakla birlikte tüm alacağı kararlarda özgür bırakırsanız, geniş bir yetki verirseniz ve bunu sistemli bir plan eşliğinde uzun yıllara yayarsanız başarı zaten gelecektir. Hele ki bu isim Bülent Korkmaz gibi inanılmaz bir futbol deneyimine sahip bir isimse, arkasında durulduğu ve işine karışılmadığı sürece başarılı olabilme potansiyeline sahiptir. Gerçi bana göre erken gelmiştir. Erken gelmekle birlikte ateşten bir gömlek giymiştir. Çünkü işler biraz rayından çıktığı zaman tepesinde Demokles’in Kılıcı gibi Adnan Polat’ın kelle avcılığına kurban gidebilecek; hayalini kurduğu Galatasaray Teknik Direktörlüğü rüyası vizyonsuzluk nedeniyle doğru düzgün sürmeden sonsuza kadar kalp kırıcı şekilde sonlanabilme ihtimaline amade olabilecektir de.

Hataları ve günahlarıyla birlikte güzellikleri ve sevaplarıyla Skibbe’ye alışmıştık. Futbolumuz son dönemlerde onun gibi efendi ve sempatik futbol adamı az görmüştür. Görev aldığı süre boyunca birçok şanssızlığa maruz kalmıştır. Yaşanılan inanılmaz sakatlıklar takım içinde rekabet kurabilmesini engellemiş ve kellesinin üzerinde sallanıp duran kılıçlarla da savaşmak zorunda kalmıştır. Hem de ateş püskürmeden, çirkefleşmeden ve tüm nezaketiyle. Giderken de aynı güzellikteydi demeçleri. Canımızı acıttı, kendisi için üzüldük. Bir çok gerçeği söyledi. Kendisini satan bazı futbolcuları hâlâ karakter olarak koruma derdindeydi. Ama hiç kalp kırmadan onlara da eleştirisini yapmıştı. Hem de haklı bir eleştiri.
Dilerdik ki tam anlamıyla arkanda duran bir yönetime sahip olsaydın, işine karışılıp durulmasaydı, takımın sakatlıklardan revire dönmeseydi ve sakatsız kadro sayesinde erkenden bir takım yaratabilseydin. Uzun yıllar görev alabilseydin. Olmadı belki ama her şey için teşekkürler. Umarım bundan sonraki yaşantın çok daha güzel olur ve hak ettiğin güzellikleri elde edersin.
İnsanlığını ve efendiliğini unutmayacağız…
Seni de…
Her zaman yanında olmaya devam edeceğiz…
Ama her kesim tarafından satılarak böyle gönderilmen bize koydu be Skibbe!
ATİLLA ÇELİK
www.aslanpencesi.net